Sanat Dünyasının Gossip Girl’ü Jerry Gogosian a.k.a. Hilde Lynn Helphenstein

Bu başlık

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Ut elit tellus, luctus nec ullamcorper mattis, pulvinar dapibus leo.

Aşikâr Olanın Hicvi ve Başarının Baskısı

Sosyal medyada Jerry Gogosian adıyla bilinen sanat eleştirmeni ve sanatçı Hilde Lynn Helphenstein, dijital hikâye anlatıcısı ve Instagram’ın satirik sanat memelerinin arkasındaki o keskin zekâydı. Bu yazımda Jerry’nin başarılarına paralel olarak sanat ve başarının, görünür olmanın psikolojide yarattığı baskı ve dahi ile deli arasındaki ince çizgi üzerine biraz değinmek istiyorum.

Jerry Gogosian Instagram hesabıyla çağdaş sanatın son dönemlerde gördüğü en satirik ve kışkırtıcı eleştiri örneklerinden birini oluşturdu. Çağdaş sanatta düşünce özgürlüğü, sahne arkasında yaşanan kirli ilişkiler, dramalar ve konuşulmayan tüm köşeler Jerry sayesinde spot ışıklarıyla aydınlatılıyor, hiciv dolu memeler aracılığıyla takipçilere ulaştırılıyordu. Sanat dünyasının görmeye alışık olmadığı, zaman zaman teknofobik ve eleştiride dahi statükocu kalabilen yapısı içerisinde bu yaklaşım alışılmışın ötesinde bir platform yarattı. Hatta ülkemizde Trexit Salvador olarak bilinen ve hâlâ anonim kalan bazı hesaplara da ilham veren bir çizgi oluşturdu.

Jerry’den önce kimse sanat dünyasına dair görüşlerini bu kadar açık ve sert bir dille ifade etmiyordu, bu bir gerçek. Sanat dünyasına tabiri caizse içeriden çöp muamelesi yapan ilk figürlerden biriydi. Hilde, Jerry Gogosian’ı altı yıldır devam eden bir sanat projesi olarak tanımlıyordu. Sanat dünyasında olmayı mafya işine benzetmişti. Güce ve merkeze ne kadar yakınsan başarının da onunla paralel ilerlediğini söylüyordu. Yirmi bir yaşında sanat kariyerini inşa etmeye başlamıştı. Bu süreçte kendi kurduğu işi dışında neredeyse tüm işlerinden kovulduğunu gülerek anlatıyordu. Bana göre Hilde, sanat dünyasının pop art sonrası eğlence ve satirik dile açılan görünürlük odaklı yapısının klasik patronaj modeliyle çatışmasını en net biçimde görünür kılan figürlerden biriydi.

Jerry Gogosian hesabının ortaya çıkışı da oldukça ilginçti. Hilde, bir hippi partisinde yaşadığı bir böcek ısırığı sonrasında ciddi sağlık problemleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Uzun süren iyileşme döneminde ise Jerry Gogosian doğdu. Anonim olarak dünyanın en büyük sanat enstitülerini, koleksiyonerlerini ve fuarlarını hedef alıyordu. Sanat dilinin kirli ilişkileri nasıl süslediğini, koleksiyonerlerin bağış adı altında vergi avantajı elde edişini ve tüm bu mekanizmanın nasıl estetize edildiğini açık bir dille tiye alıyordu. 2018 ile 2020 yılları arasında hesap hızlı bir yükseliş yaşadı. Jerry Gogosian, sanat fuarlarındaki gösteriş kültürünü, koleksiyoner egolarını, galerilerin perde arkasındaki ilişkilerini, sanatçı kariyerlerinin nasıl şekillendiğini ve sanatın giderek bir yatırım aracına dönüşmesini mizah, meme ve dedikodu formatında anlatıyordu. Kısa sürede çağdaş sanat dünyasının en çok takip edilen bağımsız hesaplarından biri haline geldi. Bu başarının önemli bir kısmı anonimlikten besleniyordu. Kimse onun kim olduğunu bilmiyor, bu belirsizlik merakı sürekli canlı tutuyordu.

Pandemi döneminde çevrim içi dünyanın genişlemesi Jerry’nin etkisini daha da artırdı. Artık sadece memeler paylaşmıyor, podcastler ve newsletterlar ile bir medya figürüne dönüşüyordu. Herkes onun ne paylaşacağını, kimleri hedef alacağını merak ediyordu. Bu merak ekonomisi hesabın gücünü sürekli büyütüyordu.Ancak sanat dünyasında ve popüler kültürde sıkça gördüğümüz o tanıdık döngü burada da gecikmedi. Hızlı yükselişin ardından ilk çatlaklar görünmeye başladı. Başlangıçta sistem karşıtı görünen hesap zamanla sistemin merkezindeki isimlerle ilişki kurmaya başladı. 2023’e doğru eleştiriler belirgin şekilde arttı. Art Basel, Frieze ve Felix Art gibi organizasyonlarla iş birlikleri yapması, eleştirdiği sistemin bir parçası haline geldiği yönünde tartışmaları beraberinde getirdi. Sotheby’s ile yaptığı iş birlikleri de benzer bir kırılma yarattı. Takipçiler arasında hesabın artık özgünlüğünü kaybettiği, eleştiriden çok dikkat ekonomisinin kurallarına uyum sağladığı yönünde eleştiriler yükselmeye başladı. Buna karşılık savunulan argüman ise “kötünün iyisi” fikriydi. Kusurlu olsa bile sanat dünyasındaki elitizmi ve eşitsizlikleri görünür kılan bir sesin varlığı yine de değerliydi.

Bu süreçte kimlik meselesi daha görünür hale geldi. Sanat yazarı Kenny Schachter ile yaşanan gerilim anonimlik duvarını daha da inceltti. Zamanla Hilde Lynn Helphenstein kimliği açıkça konuşulmaya başlandı. Sonrasında kendisi de yüzünü göstererek anonimliği sonlandırdı. Bu noktadan sonra Jerry’nin büyüsünde ciddi bir kırılma yaşandı. Hilde bir röportajında çoğu zaman Jerry Gogosian hesabını kapatmayı düşündüğünü söylüyordu. Hesap artık ona faydadan çok zarar veriyordu. Kimliğinin ifşa olması ve takipçilerinin beklentileri onu giderek daha fazla bunaltıyordu. Buna rağmen hesap aktif kalmaya devam etti ve sanat dünyasının gündeminde yer almayı sürdürdü.

“Standing at the cutting edge of stating the obvious.”

Hilde’nin yaşadığı temel çatışma da burada görünür hale geliyor. İçeride ama dışarıda kalmak. Sistemin bir parçası olurken aynı zamanda onu eleştirmek. Aslında aidiyet meselesinin burada güçlü bir yer tuttuğunu söylemek mümkün. Bir röportajında sanat dünyasını, seni istemeyen bir kulübe dahil olmaya çalışmaya benzetiyordu. İçten içe eleştirdiği bu sistemin dişlilerinden biri olmuştu artık ve varlığını sürdürebilmek için aynı sistemden beslenmesi gerekiyordu. Anonimliğini kaybettikten sonra kendisini sanat piyasasının bir pazarlama ürününe dönüştüğünü hissettiğini açıkça anlatıyordu. Stilistler, marka davetleri, seyahatler ve giderek büyüyen bir görünürlük. Elindeki tüm imkânlarla artık ne yapacağına karar vermesi gerekiyordu.

Fakat görünürlük beraberinde yeni bir yük getiriyordu. Gelen eleştiriler, beklentiler ve sürekli performans gösterme baskısı. Bir gün içerisinde altı toplantıdan çıktığını, yıllardır üzerinde çalıştığı markasını kapatma kararı aldığını ve ertesi gün ilk intihar girişiminde bulunduğunu paylaşmıştı. Başarının elde edildiğinde tüm sorunları çözeceğine dair Amerikan Rüyası miti onun için çoktan çökmüştü. Artık kariyerini değil, benliğini ve otantikliğini sorguluyordu. Görünürlük arttıkça özgürleşmek yerine daha fazla sıkışıyordu. Art Basel Miami Beach 2024’te Jerry Saltz ile sahneye çıktığı günün hemen öncesinde rehabilitasyondan yeni çıkmıştı. Panel moderatörü Natalia Zuluaga’nın yönelttiği “Yaptığın şey bir performans mı yoksa gerçeği mi yansıtıyor?” sorusundan rahatsız olduğunu ilerleyen dönemde verdiği röportajlarından anlayabiliyoruz. Bu soruyu kişisel algılamıştı çünkü direkt olarak kendisinin de cevabını aradığı bir soru ona yöneltilmişti. Ben bir sanatçı mıyım, yoksa sanatçı rolü oynayan bir oyuncu mu?

1 Haziran 2026’da São Paulo’da kaldığı otelde alkol ve uyku ilaçlarının etkisiyle hayatını kaybettiği haberi çağdaş sanat dünyasında büyük bir sarsıntı yarattı. Jerry Gogosian hiçbir zaman yalnızca bir kişi olmadı. Ünlü sanat eleştirmeni Jerry Saltz ve galeri devi Larry Gagosian isimlerinin birleşiminden oluşan kışkırtıcı bir personaydı. Başından beri hedef belliydi. İçeriden konuşmak ve içeriden saldırmak. Jerry Saltz ile olan ilişkisi belki de bu hikâyede insana en çok nefes aldıran detaylardan biri. Hilde’nin ölüm haberini Instagram hesabında paylaşan Saltz da birçok kişi gibi şok ve üzüntü içerisinde olduğunu ifade etti. Larry Gagosian ile olan ilişkilerinin ise çoğunlukla avukatlar aracılığıyla yürüdüğünü canlı yayınlarında anlatıyordu. Gerisini hayal gücünüze bırakıyorum.

“Am I an artist, or an actress?”

Bence Hilde bu sorunun cevabını hiçbir zaman tam olarak bulamadı.

Görünürlük çağında ün çoğu zaman gerçeğin önüne geçiyor. Sanat dünyası da bundan bağımsız değil. Bugün sanat tarihi hâlâ belirli çevrelerin tekelinde şekilleniyor. Hilde’nin hikâyesi ise bu sistemin hem içinden hem dışından konuşan bir sesin nasıl yıpranabileceğini gösteriyor.

Sanat dünyası, görünürlük ekonomisi ve patronaj ilişkileri onu tüketti maalesef.

Anonimliğini korusaydı ve kişisel tartışmaların içine çekilmeseydi bugün Jerry hâlâ aramızda olabilir miydi? Bu soru da muhtemelen cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceklerimiz arasına katıldı. Jerry Gogosian’dan geriye The Jerry Report ve Art Smack bültenleri, trajikomik sanat memeleri ve bitmek bilmeyen spekülasyonlar kaldı. Belki de en önemlisi, sanat dünyasının yıllarca yüksek sesle söyleyemediği şeyleri alay ederek dile getiren bir figürün hayaleti kaldı.


Yazan : Zeynep Öztürk

Müzecilik Haftası Özel: Müzeler ve Kültürel Mirasın Korunması

Tarihimiz savaşlar çevresinde şekillendi. Doğamızın temelinde saldır veya kaç refleksi yer alıyor ve modern dünyada devletlerin çıkarları çevresinde gelişen savaşlar, bu reflekslerin kompleks çıkar denklemleri çevresinde gelişmiş bir versiyonu. Bugün insanlığın yapı taşı kültürlerimiz üzerinde tehdit oluşturuyor. Savaşlar yalnızca aklımıza gelen ilk anlamıyla can ve toprak kaybı değil, kültür yağmacılığı ve bu da direkt olarak tarihten silinen bir yaşamın izlerine karşılık geliyor.

Silahlı anlaşmazlıklar ve coğrafi gerilimlerin kültürel varlığa tehdidinin uluslararası düzeyde ele alındığı ilk konferans olan Hague’ı hatırlayalım. 1954 senesi, 1. Ve 2. dünya savaşlarının etkisinin ardından kültürel sürdürülebilirliğin tartışılması için oldukça geç bir girişim olarak görülebilir. Bu konferansta, hâlâ aktif olarak kullanılan Mavi Kalkan (Blue Shield) amblemi, silahlı çatışmalar ve doğal afetler sırasında kültürel mirasın korunmasını amaçlayan uluslararası bir sembol olarak literatüre girdi.

Kültürel mirasın yok edilmesi, bir savaş stratejisi olarak görülebilir; bir kültürü yağmalamak, onu ortadan kaldırmak için yapılabilecek en etkili yöntemlerden biri olmalıdır. Ukrayna üzerindeki Rus işgalinin üzerinden neredeyse 4 yıl geçti. Bu anlaşmazlıklar yalnızca jeopolitik sahanın değil, modern savaş ortamında kültürel mirasın konumuyla ilgili de soruları gündeme getirmiştir. Bu kasıtlı yıkım aracı, BM Müzecilik Birliği tarafından raporlanmış ve savaş sonucunda, müzelerden dini yapılara, kütüphanelerden tarihi yapılara kadar 1,600’ün üzerinde kültürel değer yok edilmiştir. 2026’nın ortalarına geldiğimizde ise UNESCO, 520 kültürel sitenin hasar gördüğünü raporladı. Aktif saldırı anında fiziksel bombalamaların haricinde, Ukrayna kültürünü silmeye yönelik kasıtlı çabalara dair tartışmalar gün yüzüne çıkmıştır. Sıcak savaş yaşandıktan sonra ise yaşanan güvenlik ve sınır problemleri, birçok tarihi eser ve nesnenin ele geçirilen bölgelerdeki müzelerden sistematik olarak yağmalandığını ve sınır dışına kaçırıldığını göstermektedir. Bahsetmiş olduğumuz Hague Konferansı’na göre, bu yıkım ve tahribatların tamamı birer savaş suçudur.

Ukrayna örneğinde yaşanan bu kayıpların telafisi hem manevi hem de maddi olarak zor olmuştur. Yıkımın maddi karşılığı milyarlarca dolar ile ifade edilirken, UNESCO kültür ve turizm sektörlerinin de bu kayıptan oldukça zarar gördüğünü raporlamıştır. Ukrayna’nın kültürel dokusunun yenilenmesi için ortalama olarak 9 milyar dolar harcanması gerektiği belirtilmiş ve bunun için Ukrayna ve uluslararası partnerleri tarafından Ukrayna Kültürel Miras Fonu kurulmuştur.

Bir diğer yakın örnek ise İran-Irak arasında yaşanan coğrafi gerilimler. Kaçar hanedanının 18. Ve 19. Yüzyıldaki gücünün bir sembolü olan, İran kültürünün en eski değerlerinden biri olan Tahran’da yer alan 400 yaşındaki Golestan Sarayı bölge çevresinde yaşanan Amerika-İsrail hava saldırıları sebebiyle ciddi anlamda zarar gördü. 2026 Mart ayında düzenlenen askeri operasyonlar, Arag Meydanı’nı hedef alarak saray yapısını hedef aldı. Sarayın işlemeli camları, dış duvarları ve zemini ciddi anlamda zarar görürken, Abul Hasan Isfahani tarafından tasarlanan meşhur Camlı Oda’nın işlemeleri ve 65 mermer taştan oluşan tahtın yer aldığı Mermer Taht Odası’na ait tavan süslemeleri tamamen zarar görmüştür. Sarayın ana kompleksinde yer alan kalıcı koleksiyonda yer alan kırılgan nesneler görevliler tarafından sarılarak korunmuş ve tahribatı önlenmiştir. University of London İran ve İslam Sanatları profesörü Sussan Babaie Golestan Sarayı ve sara çevresindeki ve dolaylı yoldan etkilenen eski pazarın 19. Yüzyıla ait önemli yapılar olduğu ve hepsi beraber Tahran’ın kalbini oluşturduğunu ve oldukça endişe verici bir hasar olduğunu söylemişti. Golestan Sarayı bşr müze olarak İran’ın yüzyıllık sanatsal üretiminin en iyi örneklerini barındırmaktadır. İslami el yazması eserlerin en önemli örneklerinin yer aldığı geniş bir koleksiyon da aynı şekilde müze envanterinde yer almaktadır.

Müzeler değişen toplum ve dalgalanan kamu politikaları ile birlikte gelişirken, sosyal sorumlulukları da değişmektedir. Müzeler çağdaş insana dair konuların irdelenerek küratoryal teknikler ile izleyiciye atarılmasının yanı sıra, kültürel mirası koruma, araştırma belgeleme ve öğretmekle yükümlüdür. Müzeleri bu ortak gayeler ile tek birç atı altında toparlayan Uluslarası Müzecilik Konseyi (ICOM) İran üzerindeki fikir ayrılıkları üzerinden Gulf Bölgesi, İran ve Doğu Akdeniz Bölgelerindeki kültürel miras ve müzeler için duyduğu endişeyi paylaşmıştı.

Mirasın yıkımı yalnızca bölgesel bir trajedi değil, insanlığa dair bir kayıptır. İnsanlık olarak farklılıklarımızla birlikte birlik olarak diyalog, saygı, işbirliği ile ortaklaşarak kültürel köprülerin birleşerek geçmişi daha barışıl bir geleceğe aktarılması için biraraya gelmeliyiz.

Uluslararası müzecilik haftası kutlu olsun!


Yazan: Zeynep Öztürk

Sanat Dünyasını Baştan Yazan Bir Koleksiyoner; Peggy Guggenheim’ın Anısına

Sanat tarihinde bazı figürler vardır; sadece koleksiyon yapmazlar, oyunun kurallarını değiştirirler. Peggy Guggenheim tam olarak böyle bir isim. Onu yalnızca varlıklı bir koleksiyoner olarak tanımlamak eksik kalır. O, modern sanatın yönünü belirleyen, henüz keşfedilmemiş sanatçılara alan açan ve risk almaktan çekinmeyen bir figürdü.1898’de New York’ta doğan Guggenheim’ın hayatı, babasının Titanic faciası’nda hayatını kaybetmesiyle erken yaşta dramatik bir kırılma yaşadı. Ancak bu trajedi, onu geleneksel bir sosyete hayatına yöneltmek yerine, daha bağımsız ve deneysel bir yola itti. Paris’e taşındığında, kendini doğrudan dönemin avangard sanat çevresinin içinde buldu.

Montparnasse’ta sanatçılarla kurduğu ilişkiler, onun koleksiyonerlik anlayışını şekillendirdi. Marcel Duchamp, Man Ray ve Constantin Brancusi gibi isimlerle kurduğu yakınlık, Guggenheim’ın sadece eser toplayan biri değil, sanat üretiminin içinde aktif bir figür haline gelmesini sağladı. Koleksiyon dünyasının egemen patronaj yapısı içerisinde, renkli karakteri ve çeşitliliğe verdiği önem onu dönemdaşlarından ayırıyordu.1938’de Londra’da açtığı Guggenheim Jeune galerisiyle birlikte sanat piyasasına güçlü bir giriş yaptı. Ancak onu farklı kılan şey, yalnızca dönemin “büyük” sanatçılarına yönelmemesiydi. Wassily Kandinsky, Pablo Picasso ve Max Ernst gibi isimleri sergilerken, henüz adı bilinmeyen sanatçılara da alan açtı. Bu yaklaşım, onun sezgisel gücünü ve risk alma kapasitesini açıkça ortaya koyuyordu.

İkinci Dünya Savaşı başladığında planlarını askıya almak zorunda kaldı, ancak geri çekilmek yerine bu süreci fırsata çevirdi. “Günde bir eser” satın alma hedefiyle kısa sürede son derece güçlü bir koleksiyon oluşturdu. Bu koleksiyon, yalnızca estetik bir birikim değil, aynı zamanda modern sanatın gelişim haritası gibiydi.

1942’de New York’ta açtığı “Art of This Century” galerisi ise adeta bir kırılma noktasıydı. Burası klasik bir galeri değil, deneysel bir sahneydi. Jackson Pollock’un ilk kişisel sergisini burada açması tesadüf değildi. Guggenheim, Pollock’un potansiyelini erken fark eden ve onu sistemin içine taşıyan kişiydi.

Aynı zamanda, erkek egemen sanat dünyasında kadın sanatçılara alan açan nadir figürlerden biriydi. Frida Kahlo, Leonora Carrington ve Louise Bourgeois gibi isimlere görünürlük kazandırması, onun yalnızca estetik değil, politik bir duruş da sergilediğini gösterir.Bugün Venedik’te yer alan Peggy Guggenheim Collection, Guggenheim’ın vizyonunun en somut yansıması olarak varlığını sürdürüyor. Büyük Kanal üzerindeki Palazzo Venier dei Leoni’de konumlanan bu müze, sanatçının bir dönem yaşadığı evi kamusal bir sanat alanına dönüştürüyor. Koleksiyon, Pablo Picasso, Jackson Pollock ve Wassily Kandinsky gibi 20. yüzyılın belirleyici sanatçılarının eserlerini bir araya getirirken, yalnızca sabit bir sergi alanı olmanın ötesine geçerek geçici sergiler, eğitim programları ve küratöryel projelerle yaşayan bir kültür alanı işlevi görüyor. Her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlayan müze, klasik “beyaz küp” estetiğinden farklı olarak hâlâ bir ev hissi taşıyan atmosferiyle, koleksiyonerin kişisel vizyonunu doğrudan deneyimlenebilir kılan nadir örneklerden biri olmayı sürdürüyor.

Bu yüzden Peggy Guggenheim’ı yalnızca bir koleksiyoner olarak değil, sanat tarihinin akışını yönlendiren bir aktör olarak düşünmek gerekir. 

 

Yazan: Zeynep Öztürk

Kaynak: Daily Sabah, Peggy Guggenheim: Portrait of a life redeemed by art

Britannica, Peggy Guggenheim 

Spotlight on Peggy Guggenheim, The Art World’s First Girl Boss

 

Nice To Meeting You Again – Banksy; Namı Diğer Robin Gunningham

Adını duymamış olabilirsiniz, ama büyük ihtimalle işlerini görmüşsünüzdür. Güler yüzlü polislerden, Pulp Fiction filmindeki tetikçilerin muzla ateş ettiği sahnelere kadar, Banksy’nin yıkıcı ve kışkırtıcı imgeleri her yerde duvarlara çizilmiş durumda ve şimdi bir sergi açıyor.

Duvarlar, savaş, politik tartışmaların kalbi, hatta kapitalin merkezi müzayede evleri ve özel koleksiyonlarda.Çerçeveyi çizelim;

 

2022’nin sonlarında, Ukrayna’nın Horenka köyünde, bombalanmış bir binanın içinde beliren bir duvar resmi. Bir küvette sırtını keseleyen sakallı bir adam. Reuters’ın detaylı araştırmasına göre bu eserin arkasında yine Banksy vardı. Ama bu kez soru sadece “Ne yaptı?” değil, “Nasıl yaptı?” oldu.

Benim için bu hikâyenin en çarpıcı yanı her zaman Banksy’nin anonimliğinin stratejik yapısı oldu. Sanat tarihçisi Ulrich Blanche’in de dediği gibi, anonimlik O’nun alameti farikası.

Düşündüğümüzde eğer Banksy’nin bir yüzü olsaydı, bugün yaptığı işler aynı etkiyi yaratır mıydı? Spekülatif ve eleştirel tonundan dolayı kuşku götürmez ilgi çekerdi, ama günümüzdeki gibi bir alanda varolmayabilirdi.

2018’de Londra’daki Sotheby’s müzayedesinde yaşanan “Girl with Balloon” olayı, satıldıktan saniyeler sonra eserin kendini parçalara ayırması. Sonrasında adı değişiyor: “Love is in the Bin.” Ve değeri katlanıyor.

Reuters’ın çizdiği profil oldukça iddialı: Banksy’nin gerçek kimliğinin Robin Gunningham olduğu ve daha sonra adını değiştirerek izini kaybettirdiği öne sürülüyor. Hatta araştırma, Massive Attack’in vokali Robert Del Naja ile olan bağlantılara kadar uzanıyor. Ukrayna’daki duvar resimleri sırasında Del Naja’nın bölgede olduğu bile tespit edilmişti.

Banksy’nin kimliği yıllardır tartışma ve spekülasyon konusu. Kimlik belirlenme sürecinde mahkeme kayıtları, polis rapoları, uçuş geçmişlerine uzanan derin araştırmalar yapılmış. Şunu da not etmek gerekir ki, Banksy’nin çevresinde çalışan herkesin gizlilik sözleşmeleri imzalıyor oluşu. Burada sanatçının gizliliğinin ihlali konusunda Banksy’nin avukatı Mark Stephens tarafından Reuthers’ın uyarılara maruz kaldığı da yazılmış.

Şunu da not almak gerekir ki, Banksy hayranları sanatçının anonim kalması konusunda ısrarcı. Yalnız Banksy’nin kamusal kimliği ve kültürel etkisi göz önünde bulundurulduğunda, uluslararası dış politikadaki tartışmalara olan ilgi ve merakı da perçinliyor. Banksy’nin anonimliğinin korunmasının istenmesinin en büyük nedenlerinden biri de söylemlerindeki şeffaflığın korunabilmesi, mesajarı aktarmaktaki konfor büyüsünün bozulmasının istenmemesiydi.

“I tell myself I use art to promote dissent, but maybe I am just using dissent to promote my art. I plead not guilty to selling out. But I plead it from a bigger house than I used to live in.” BANKSY , Time Out London, 2010

Bir yandan sistemi eleştiriyor, diğer yandan o sistemin içinde dev bir ekonomik değer yaratıyor. Bu çelişki bana çok tanıdık geliyor. Banksy’nin alameti farikası eleştirel yönünden çok, eleştirdiği sistemin dişlilerinin arasındaki bir piyon olmaktan öteye giderek, bu dişlilerden biri haline gelip kapitali yeniden yönlendiriyor oluşu.

Kimlik meselesine geri dönelim; Reuthers’ın Horenka ikametli Tetiana Reznychenko ile yaptığı röportaja göre, Banksy’nin ünlü “Old Man In A Bathtub” muralını iki kişinin yaptığını söylemiş. Röportaj sırasında Reznychenko’ya gösterilen fotoğraflarda Robert Del Naja’nın fotoğrafına kafa sallayarak süregelen dedikolular son bulmuş oldu.

Bilinmezliğin Cazibesi

Çoğu kişi Banksy’nin kamusal alanda tutuklanmadan bu hızla çalışabiliyor oluşunu anonimliğine bağlıyor. Bu anonimlik başlı başına bir beyandır. Zamanla bu anonimlik sanatçının marka değerinin integrali haline geldi. 2010’da TIME dergisi tarafından yılın en etkili insanı olarak adlandırıldı.

“I’m not so interested in convincing people in the art world that what I do is ‘art.’ I’m more bothered about convincing people in the graffiti community that what I do is really vandalism.”

BANKSY LA Weekly, 2010

Son Sorum : Bilinmek Gerekli Mi?

Reuters, kamu yararı gerekçesiyle Banksy’nin kimliğinin bilinmesi gerektiğini savunuyor. Ama ben emin değilim. Belki de bazı hikâyeler, çözülmemek için vardır. Belki de Banksy’nin en büyük eseri, kendisidir. Ve belki de onu tanımamak, onu daha iyi anlamamızı sağlıyordur.


Yazan: Zeynep Öztürk

Kaynak: Reuters özel araştırması (Banksy’nin kimliği ve Ukrayna’daki çalışmaları üzerine kapsamlı dosya)

Venedik Bienali Türkiye Pavyonu

Dünya çapında yapılan sanat etkinliklerinin şüphesiz en önemlilerinden biri olan Venedik Bienali 60.Uluslararası Sanat Sergisi 20 Nisan’da ziyarete açıldı ve 24 Kasım 2024 tarihine kadar gezilebiliyor. Museu de Arte de São Paulo Assis Chateaubriand (MASP) Sanat Direktörü Adriano Pedrosa’nın küratörlüğünü üstlendiği bienalde Türkiye pavyonu Gülsün Karamustafa’nın enstalasyonuna ev sahipliği yapıyor. Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hali isimli mekana özgü yerleştirme heykeli andıran yapılara film ve ses kompozisyonunun eşlik etmesinden oluşuyor. Pavyona girildiğinde üç adet Murano camından yapılmış avize ziyaretçiyi karşılıyor. Bu üç avize İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere üç dini temsil ediyor, etraflarına sarılı olan dikenli tellerle ise sanatçı, dinler arasında yıllar boyu yaşanmış olan gerilim ve çekişmeleri sembolize ediyor. Entalasyonun diğer bir parçası olan plastik sütunlar ancak etrafındaki desteklerle ayakta durabilirken, geleneksel olarak zaferi ve dayanıklılığı simgeleyen sütun kavramı ile zıtlık oluşturuyor. Boşluk ve kırıklık duygularını ön plana çıkaran eserde bir diğer detay ise kırık Murano camı parçaları ile dolu vagonlar.

“Gülsün Karamustafa ise Türkiye Pavyonu’nda yer alan eseriyle ilgili olarak şunları söyledi: ‘Bugün Sale d’Armi’de yerini almış olan projemin ilk düşünceleri yıkımlar, acılar, kayıplar ve insan ilişkilerindeki kof değerler arasında derinden hissettiğim boşluk, oyukluk ve kırıklık duygusunu mekânda var etmek arzusundan kaynaklandı. İşin temelindeki unsurlar, üç semavi dini temsil eden avizeler, kendi başına ayakta duramayan sütun kalıpları, bunları destekleyen demir strüktür ve son olarak raylar üzerindeki konteynerler İstanbul, Venedik ve Çin’in Zengzhou kentinden bir araya geldiler. Neredeyse sekiz aydır tarihi ticaret yolları üzerinde iz sürdüğümüzü gördüm böylece.'” (IKSV, 2024)

Fuar Sezonu Başladı!

Nisan ayı biterken iki önemli sanat fuarı da kapılarını ziyaretçilerine açtı. 20 Nisan’da açılış yapan Artweeks Istanbul’u 25 Nisan’da önizleme ile CI Bloom takip etti. İki fuar da 28 Nisan’a kadar gezilebiliyor.

Yıllardır alışmış olduğumuz Akaretler deneyimini başka bir boyuta taşıyan Artweeks Istanbul, Art Show: Galeriler Buluşması ile ilk kez fuar yapılmaya başlanan yeni mekanında The Ritz Carlton Residences B Blok’ta yer alıyor. Türkiye’nin önemli galerilerinin yanı sıra, kurumsal ve özel koleksiyonlara, müze koleksiyonlarına da yer veren Artweeks Istanbul’un 9. Edisyonunda küratoryel projelere ayrılan “Storytellers” bölümü, Bilgili Sanat’ın projesi bağımsız sanatçıları bir araya getiren ONE Akaretler 101 adını taşıyan seçkisinin yer aldığı “Nexus” alanı ve İstanbul dışından katılan galerileriyle çeşitlilik yaratıyor. Artweeks Istanbul’da tüm sergiler ve söyleşiler sanatseverlere açık ve girişler ücretsiz.

Katılımcı galeriler arasında MERKUR Galeri, Martch Art Project, Anna Laudel, Sevil Dolmacı, Rıdvan Kuday Gallery, Ferda Art Platform, Gallery Kairos, Mine Sanat Galerisi, Ruzy, Collect Gallery, KUN Art Space, The Key Art Gallery, Artopol ve Frank Art Studio yer alırken, kurum sergileri olarak Bilgili Koleksiyonu ve Burhan Doğançay Müzesi ve Koleksiyonu yer alıyor. Storytellers bölümünde hikaye anlatıcılığını Beral Madra ve Levent Çalıkoğlu üstlenirken küratoryal projelerin de yer alacağı Artweeks Istanbul katılımcıları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ’nin kamusal sergi alanı olan Taksim Sanat ve Dijital Deneyim Müzesi bulunuyor.

CI Bloom 3.edisyonu ile Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı Rumeli Salonları’nda galerileri ağırlıyor. CI Bloom, Türkiye’deki çağdaş sanat galerileri ve sanatçıları yurtdışındaki koleksiyoner gruplarına ve basın mensuplarına küresel ölçekte tanıtmayı hedefliyor.

Katılımcı galeriler arasında Art On Istanbul, Belm’art Space, Bozlu Art Project, brieflyart, BüroSarıgedik, C.A.M. Galeri, den art, DifoArt, Dirimart, Galeri Bosfor, Galeri 77, Galeri Siyah Beyaz, Muse Contemporary, One Arc Gallery, Pg Art Gallery, Pi Artworks, Piramid Sanat, Sanatorium, Simbart Projects, Taksim Sanat, Vision Art Platform, x-ist, Zilberman, 10_12 Gallery bulunuyor. Ayrıca DECOL’ün tasarladığı deneyim alanına Selectist iş birliğinde CI Bloom’la paralel olarak 26 Nisan Cuma ve 27 Nisan Cumartesi akşamları bahar ayının heyecanını dijital sanat ve müzikle buluşturacak.